20 Nisan 2016 - Alacaklı Vekili Geldi

bloğumu çok aksattım biliyorum. ebeveynlerimin aniden baş gösteren sağlık problemleri ve iş yoğunluğum dolayısıyla yazmak isteyip de bir türlü yazamadığım hususlara elimden geldiğince sık bir şekilde değinmeğe çalışacağım.

bugünkü konumuz, başlıktan da anlayacağınız üzere, yargı sistemimizin kanayan yarası icra daireleri üzerine.

ilk olarak staj yaptığım 2012 yılında tanışmıştım "alacaklı vekili geldi, ....., dedi." söz öbeğiyle. okul döneminden beri yaptığım işi ezberlemek yerine mantığını kavrayıp kalıcı olmasını amaçlayan ben; kendisine ne var ne yok diye sorulmuş asimo gibi kilitlenip kalmıştım. talebi baştan sona okuduğumda, sanki avukatın söylemiş oldukları icra memuru tarafından dikte edilmişti ama talebi biz kendimiz ofiste hazırlamıştık.

şaşkınlığım icra işine bulandıkça katmerlendi. icra dairesine gittiğinizde "iş yoğunluğu" gerekçe gösterilerek, dosyaları sizin bulmanız, yeni açılan takipleri sizin kaşelemeniz, mühürlemeniz vs gerekiyordu. hatta daha sonraları uyapın yürürlüğe girmesiyle uyap üzerinden göndermiş olduğunuz talepleri havada yakalayıp, gerekli kaşeleri vs basıp dosyaya takmanız gerekiyordu ilginç bir şekilde. o zaman uyaptan göndermenin ne anlamı vardı.

sonra hacizlere çıkmaya başladık. dosya sayısı az olsa da olmasa da illa yemek saatine denk getirilir, hacze çıkan memur yemek yiyelim diye sormak suretiyle hesabı size kitlemeye çalışırdı. lanet olsun ki ne lanet olsun bu utanmazlığa! (bu arada patronlarımın baskısı üzerine bu tarz işlere bulaştığımı belirtmeliyim, o dönemki maddiyatsızlığımı diğer blog yazılarımdan okuyabilirsiniz.)

sonradan işin sebeplerini araştırmaya koyulmuşken yakaladım kendimi. bu arsızlığa, bu vurdumduymazlığa, bu utanmazlığa ne sebep olmuş olabilirdi? yoksa gelişen teknoloji ile birlikte ar damarı habis bir urmuş gibi söküp alınabiliyor muydu vücuttan? onları fırankeştayna dönüştüren şey neydi?

ilk önce savunma sistemim izin vermemiş olsa gerek; bütün suçu şikayetleri etkin değerlendiremeyen adalet komisyonları, savcı ve hakimlere yıkmıştım. icra memuru şikayet edildiğine onu aklamak için delil toplayan savcılar, iki cümle gerekçe dahi yazmadan davayı reddeden hakimler, denetimden önce denetleyeceğini haber veren adalet komisyonları; bu kişileri daha da cesaretlendirmişti. fakat daha sonra direncimi kırıp aynayı biraz da kendimize çevirerek baroların ve meslektaşların bu konudaki tavrını incelemeye koyuldum.

öncelikle barolar bu konuda oldukça acizlerdi. adeta arada kaldıklarını hissettiriyorlardı size. tabi baro başkanı da avukat ve o icra daireleriyle haşır neşir. nasıl gidip müdahale etsin, nasıl şikayet etsin ki? en fazla arar nazı geçen bir müdüre sizin aslında iyi bir avukat olduğunuz anlatır, akabinde size de müdürleri fırçaladığını söyler. ne olacak ki?

avukatlar ise temel suçlu bence. memurları rüşvete alıştıran, aslında memurun yapması gereken işler için icra katibi tutup tebligat parçalarını bile dosyaya taktıran, kısaca enseye şaplak göze parmak felsefesi ile çalışan avukatların suçuymuş herşey. idealist bir avukat olduğunuzda göze batmanızın sebebi de diğer avukatların kokuşmuş bu sistemin birer çarkı haline gelmiş olması. bir işçi avukat olarak hakkınızı aradığınızda, 100 küsür kişi istihdam eden vergi rekortmeni bir avukatın bile hakkını aramadığı yüzünüze vuruluyorsa başka sorumlu kim olabilir ki?